İş yerimizin Büyük Çamlıca’ya bakan yakasında, betonlar arasında uzun bir botanik bahçesi veya güzellik koridoru diyebileceğimiz bir alan vardır.

Çimen, çiçek ve ağaçlarla kaplı bu güzellik koridorunda arkadaşımla yürüyoruz. Çayırgüzelleri rüzgârda ekinler gibi salınıyor. Sütleğen otu, papatyalar ve ismini bilmediğimiz birçok sarı, mavi, pembe çiçek yanlarından geçerken bize tebessüm ediyor. Bir çiçek âdeta yolumuzu kesiyor. Duruyoruz. Pembe yapraklarıyla bize nazlı nazlı bakıyor. Sanki çiçeklerini koklamamız için bize davetiye çıkarıyor. Eğiliyoruz. Lâtif, pek lâtif bir kokusu var bu çiçeğin. Ama bu koku bizlere bir başka çiçeği çağrıştırıyor: Çiçeklerin sultanı gül… Evet, bu çiçeğin bir yaban gülü olma ihtimali var.

Oradan ayrılıyoruz. Biraz ötede karşımıza birkaç gün önce dalından bir parça kopardığımız erguvan renkli çiçekleriyle bize tebessüm eden bir ağaç dikiliyor. Sanki bizi görünce kendine çeki düzen veriyor. Ama ona dokunmamızı istiyor mu, yoksa istemiyor mu, tereddüt içindeyiz. İhtimal ki onu uzaktan sevmemizi arzu ediyor. Şöyle düşünüyorum: Bu çiçeğin günde bir ziyaretçisi ya çıkar ya çıkmaz. Ama o, insanların, çiçeklerini seyretmesi ve onlardan güzel mânâlar çıkarması için sabırla bekliyor. Asla bıkmıyor, tomurcuklarından sıyırdığı çiçeklerini çevreye takdim ediyor.

“Bu ne sabır Allah’ım!” diyorum. Bu tablo ömür boyu tebliğ yapmış; ama inanan bir tek kişiye veya bir cemaate sahip olamamış peygamberleri aklıma getiriyor.

O an aklıma kendi durumum geliyor: Sabırsız tıynetim (huy, yaratılış) beni dilgir (kırılgan) ediyor. Keşke, diyorum erguvan rengiyle bize gülümseyen şu çiçek gibi olsaydım. Bıkmadan usanmadan Hak ve hakikati anlatsaydım. Ama asla yılmasaydım. Bana inanan tek bir insan olmasa da, tekbiri dilime ve gönlüme pelesenk etseydim. Ve bir ömür boyu onu nağmeleştirseydim. Bir süre daha yürüyoruz.

Arkadaşım, yolumuzun üzerindeki böğürtlenleri gösteriyor ve “Şunların buradan kaldırılması gerek.” diyor. Ben “evet” der gibi başımı sallayarak tasdik ediyorum. Bu güzellik armonisi üzerinde dokunulmayan, içine girilemeyen bir kurtarılmış bölge gibi duruyor bu böğürtlenlerin kapladığı alan. Belki bu yüzden böyle bir düşünceyi uyarmış olmalı bizde.

Bir süre daha yürüyoruz. Koridorun sonuna geliyoruz; ama güzellik koridorunu tekrar gezmek için geri dönüyoruz. Biraz evvel dolaştığımız yerlere bir daha bakıyoruz. Çiçekleri, ağaçları bir daha seyrediyoruz. Ama bu sefer görmediğimiz daha birçok güzelliğin farkına varıyoruz.

Bir armut ağacı, gövdesinin yarısı yok olmuş vaziyette, hayatta kalma savaşı veriyor. Ama hâlâ meyve vermeye devam ediyor. Bu hâlinden şekva edip bir kenara çekilmemiş. Hüzün ve matem elbisesine bürünmemiş. Yine neşeli, yine memnun, yine, şen şakrak ve şükür içinde. Hem de meyve vermeye devam ediyor. Üzerindeki meyveleri hâlâ insanlara takdim ediyor. Yaralı hâlde onu ayakta tutan gücün, damarlarında dolaşan aşk usaresi olduğunu anlıyoruz. Görev aşkı onu ayakta tutuyor. Hakk’ın emrini yerine getirmek asla düşmesine fırsat vermiyor, yıkılmasını önlüyor. Ya biz!..

Biraz zorluk çekince yolumuzu yönümüzü değiştiren biz? Hele zor anlarımızda vazifemizi asla asla aklımıza bile getirmeyen biz?

Biraz daha yürüyünce birkaç dakika evvel gördüğümüz böğürtlenleri görüyoruz. Arkadaşım, bu sefer onlara biraz dikkatli bakıyor. Sonra bana dönüp; “Bak Mehmet böğürtlenlerin ortasında bir çiçek var.” diyor. Bakıyorum. Hakikaten beyaz tepecikleriyle bize tebessüm eden bir çiçek. Hem de bu dikenli bölgenin çeşitli yerlerinde aynı çiçeğin uzantıları görünüyor. Böğürtlenler onu çembere almış gibi… Çiçeğin hâline acıyoruz. Ama ben bir şey duyuyorum. Zannımca çiçekten geliyor. Bu ses bir fısıltı gibi yayılıyor bütün benliğime: “Hayır hayır bana acıma. Ben zavallı değilim. Sen kendi hâline acı ki, nefis ve ego dikenleri ortasında kalmış kalbini onların elinden kurtaramıyorsun. Benim hâlim birkaç mevsimlik ömrümü ilgilendiriyor. Ama senin hâlin ebedî bir hayatı tehdit ediyor.” Bu sesle irkiliyorum. Çiçeğe hak veriyorum. Çaresizliğimi ona fısıldamak istiyorum. Ama beni dinlemiyor. Sanki bakışıyla “Gayret et. Zamanın var. Gücün kuvvetin yerinde; ama silkinmen gerek!” diyor.

Arkadaşım bunları duymuyor.

Bir süre öylece yürüyoruz. Çiçeklerin aralarında görünüşleriyle pek iç açıcı olmayan dikenlere bakıp Allah’ın Cemîl ve Celîl isimlerini zikrediyoruz. Bu seyrangâhın sonuna geldiğimizde Arkadaşım: “Kır Çiçekleri” isimli bir şiir yazmam için teklifte bulunuyor. Ben bu ismi çok beğeniyorum. Bir şiir kitabına isim olup olamayacağını düşünüyorum. “Ama ‘kır’ kelimesi, ‘kırmak’ mânâsına da geliyor.” diyorum. Arkadaşım “Onu kimse düşünmez!” diyor.

Buradan ayrılırken, arkadaşım içli sesiyle şarkının ilk mısralarını terennüm ediyor:

Baharı kokluyorum sizde kır çiçekleri,
Dağda şenlik, özde esenlik kır çiçekleri?

Ben devam ediyorum içten içe:

Sen erguvan, sen sarı çiçek, sen yaban gülü,
Çektiniz gönlümün gözünden en ince tülü.

Gördüm ki her biriniz bir başka âlemdendir,
Renginiz, nakşınız, bir gizli kalemdendir.

Baharı kokluyorum sizde kır çiçekleri,
Dağda şenlik, özde esenlik kır çiçekleri.

Bin bir rayihanızı içime çeksem bir bir,
Taşardı özümden binlerce ezan ve tekbir.

Anladım ki siz çiçekler birer meleksiniz,
Sanat-ı İlâhî’den binlerce hevenksiniz.

Baharı kokluyorum sizde kır çiçekleri,
Dağda şenlik, özde esenlik kır çiçekleri.

Mehmet ERDOĞAN | sizinti.com.tr

Kır Çiçekleri için 2 Yorum Yapılmış
  • Dost Bahçivan
    17 Ağustos 11 07:31

    Kır Çiçekleri
    İnsanan gönlündeki kır çiçekleri ancak bu kadar açar. O çiçekler ki bu kadar güzel kokar. Bu gönül ne kadar güzel ki bizleri de hoş tutar.

  • hikmet
    17 Ağustos 11 07:32

    nevroz çiçegi
    nevroz çiçegi varmı açaba çiçeklerin hepsi çok güzel hazırladıgınız için tşk edrim lütfen varsa heber yollayın